Çarşamba, Kasım 8

Haluk Nurbaki | Anadolu'nun Özündeki Sır

EY İNANANLAR! ARANIZDAN DİNİNDEN KİM DÖNERSE BİLSİN Kİ, ALLAH SEVDİĞİ, ONLARIN DA O'NU (ALLAH'I) SEVDİĞİ, İNANANLARA KARŞI ALÇAK GÖNÜLLÜ, İNKÂRCILARA KARŞI ONURLU, GÜCLÜ BİR KAVİM GETİRECEKTİR. BU KAVİM ALLAH YOLUNDA SAVAŞIR, HİÇ KİMSENİN YERMESİNDEN KORKMAZLAR (HİÇ BİR TEHDİTTEN YILMAZLAR).

BU, ALLAH'IN DİLEDİĞİNE VERDİĞİ BİR LÛTUFTUR.

ALLAH'IN İLMİ HER ŞEYİ KAPLAMIŞTIR. (SONSUZ GENİŞLİKTEDİR)

Sûre-i Mâide - 54. Âyet.

Bu âyetin yorumunu yüzyıllarca önce yapmak zordu. Fakat tarihin bin küsur yıllık tezahürü karşısında bu kavmin Türk kavmi olduğunu tereddütle karşılamak mümkün müdür?

Yeryüzünde bir ülke var. En zengin değil ama en sağlıklı ve de geleceği en umutlu.

Boş yere kötümser olmayalım. Dünyamızın bu iltimaslı ülkesi Anadolu'dur.

İlâhî kader kompütürü, tarih ekranlarını yazarken, Ortadoğu'nun üzerindeki bu esrarlı yarımadaya mucize dolu bir öykü vermiştir.

Dünya tarihinin gerçek çehresini kavramak için tek bir noktadan hareket etmek gerekir:

İlmin, medeniyetin ve özgürlüğün doğduğu Peygamber Efendimizin yeryüzüne gelişi.

Tarih ondan önce, karanlıkların ve kavgaların kol gezdiği, insanlık haysiyetinin can çekiştiği yılları temsil eder.

İnsanlığın şerefi yüce Peygamberimizin, yeryüzünde ilim, özgürlük ve ahlâk meşalesini yaktıktan sonra dünya karanlıktan arınmış ve gerçekleri seyretmeye başlamıştır. Bu sırrı kavrayamayanlar olabilir. Teknolojik gelişmeleri zirveye ulaşan ülkeler karanlıktan uyanmalarını; ilim ve özgürlüğü getiren İslâmiyet'e borçlu olduklarını dürüstçe itiraf etmelidirler.

İslâm güneşi, Ortadoğu'da parladıktan sonra iki büyük tehlike geçirdi:

Biri Emevî maskesi altında dini saptırıp Arap milliyetçiliğini hâkim kılma eğilimi, diğeri Şîalık maskesiyle İran kültürünün İslâm'a hâkim kılınma çabasıdır. Her iki çaba da Türk - İslâm gücüyle önlenmiş ve İslâmiyet günümüze dek sağlıkla erişmiştir.

İlâhi bir sevda olan İslâm nurunun yaşamasında ilâhî yazgı Türkleri Anadolu'da merkezleştirerek görevlendirmiştir. Böylesine önemli bir olay elbette rastlantı olamazdı. Acaba Anadolu'daki bu mucize sırrı nedir?

Hepimizin hayatında temel unsuru teşkil eden hikmetleri bilmeden biz bu topraklarda mutlu olamayız.

Bir gerçeği tarih içinde incelemek için çeşitli kaynakların sentezi gerekmektedir. Bu kaynakların bir kısmı yazılı belgesel kaynaklardır. Bir kısmı geleneklere sinen olgulardır. Yine sentez kaynaklarının bir kısmı halkın anlatım ve aktarım yoluyla öyküleştirdiği olaylardır. Kaynakları değerlendirirken yanlış alışkanlıklarımız vardır. Meselâ bir tarih yazarının satırları, sizce halka sinen bir öyküden daha inandırıcı kabul edilir. Unutmamak gerekir ki, tarihçinin naklettiği şeyler de bazen onun kişisel yargılarından ibarettir.

Hadîsler konusunda bu gerçekler uzun boylu tartışılmıştır. Bilindiği gibi hadislerde üç farklı kaynak vardır. Bunlardan ilki daha güvenilir sayılan büyük hadis kitaplarıdır. İkinci hadis kaynakları sınırlı hadisleri toplayan bazı dağınık kaynaklı hadislerdir. Yazarların çoğu hadis toplamada siyasi görüş ayrılıklarının etkisinde kalmışlardır. Emevî, Şîa çatışmaları en ünlü hadis toplayıcılarını bile etkilemiştir. Bu yüzden bir yazarın doğru dediği hadisi bir başka yazar reddetmiştir. Üçüncü hadis kaynağı büyük İslâm düşünür ve velîlerinin naklettiği «hadis-i kudsîler» dir. Velîlerin naklettiği bu hadislerin pek çoğunu iddialı hadis kitaplarında bulmak mümkün değildir.

Şîa ve Emevî yanlısı tarihçilerin aynı olayı tam tersine naklettikleri de sık rastlanan olaylardır.

Anadolu mucizesini incelerken tüm bu gerçekleri göz önüne aldık. Yani hem yazılı tüm kaynakları taradık. Halkın kültürüne sinen olguları ve halk öykülerini inceledik. Daha önemlisi İslâm gerçeğiyle Anadolu mucizesi arasındaki ilgiyi ilâhî takdirin bir mânâ sırrı olarak, seyrederek senteze vardık.

Evet, Arap yarımadasında doğan hakikat güneşi tüm dünyayı aydınlatmak için belli bir ilâhi himayeye muhtaçtı.

İlk yıllarda İslâmiyeti çevreye karşı korumak gerekiyordu. Korundu ve tüm Ortadoğu'da gelişti. Fakat en büyük tehlike kuzeydeydi.

İlâhî kader Ortadoğu'yu kuzeyden yarımay şeklinde saran Anadolu'yu savaşçı, güçlü bir İslâm kavmiyle takviye etmeyi emir buyurdu. Ve Türkler gelip Anadolu mucizesini gerçekleştirdi.

Tüm olayları bu ilâhî takdirin ışığı altında adım adım izleyeceğiz.

Efendimiz Yüce Peygamberimiz İstanbul'un fethini emir buyurmakla bu hikmetin sırrını açıyordu:

«İstanbul muhakkak feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerleri ne güzel askerdir».

İlâhî kaderi daim seyreden efendimiz bu emriyle Anadolu'yu ve onu temsil eden kavmi işaret ediyordu.

Bu yüzden tüm Horasan ili seferber oldu. Tüm Velîler kılıç kuşanıp at üstünde asker oldular.

Çünkü bu emir Anadolu'ya inen her Türk için kapsamı çok geniş bir şereftir. Tarih sahifelerine bakarken mânâ gözümüzü açarak; Türkler’in İslâmiyetin hangi anında sahneye çıktığını hikmetle görürüz.

Asr-ı saadet ve onu izleyen dört halife devri İslâm güneşinin apaçık seyredildiği mutlu günlerdi. Yedinci asrın yarısından sonra (660) tarihin en hikmetli olayları ard arda sıralandı. Hazreti Ali'nin şehadetinden sonra İslâmiyet bir yandan Emeviler eliyle Arap milliyetçiliğinin gerilerine çekiliyordu, bir yandan da İran milliyetçiliği Şîa görüşünü paravan yaparak İslâm'a sahip çıkmak istiyordu.

Bu yıllarda Türkler'in durumu da parlak değildi. Düştükleri iç kavgalar Çin'e cesaret vermişti. Çinlilerin politik tuzaklarından, hunharca saldırılarından yılan Türk boyları güneye ve batıya göç ediyordu. Kuzey Hindistan, Hazer'in tüm çevresi, Kuzey İran, Kafkaslar Türkler'in toplanmaya başladıkları topraklar olmuştu.

Burada pek çok tarihçinin yanıldığı ya da önem vermediği bir gerçeği açıklamak istiyorum.

Türkler'in İslâmiyet’le ilk şereflenişi Emevîler devrinde değildir. Sayıları az da olsa bazı Türk kabileleri İran'ın İslâmlaştığı dört halife devrinde kuzey İran'da İslâmiyeti kabul etmişlerdi.

Yedinci asrın sonuna doğru tarihin en büyük ihaneti olan Kerbela dramında ilk müslüman Türkler'in yardım izlerini görüyoruz. Aslında Anadolu mucizesinin ilk onay senedi tarihin o noktasında gizlidir:

Tasavvuf tarihinin özellikle Mevlevî tarihinin üzerinde önemle durduğu bu olayın kısa öyküsü şudur:

Kerbela'da savaşın en şiddetli safhasında yedi Türk savaşçısı gelip Hazreti Hüseyin efendimize Azerbaycan'a götürme teklifinde bulundular. Hazreti Hüseyin efendimiz; «Kumandanınıza teşekkür ederim. Ancak yardımınız bana değil, hasta oğlum Abidin'e (Zeynel Abidin) olacaktır. Ben şehid olduğumda onu alıp götürün» buyurdu.

Meş'um olay vuku buldu ve Türkler Abidin Hazretlerini alıp götürdüler. Hazreti Abidin orada sağlığına kavuştu, Zeynel Abidin (ibadet edenlerin ziyneti) oldu; Medine'ye döndü ve mana sırrı ilk kez Türkler'e böylece Ehl-i Beyt'ten intikal etti.

Ehl-i Beyt'e has büyük mana cereyanı; ilk kez gerçek İslâmiyeti, böylece Hazar gölünün güneyindeki Türkler'e aşıladı. Bu sır sonradan tüm Horasan ve çevresine nüfuz edecek, binlerce velî, galaksilerin coşkusu gibi İslâm dünyasına yayılacaktır.

Olayları dış yüzünden incelersek, Batı Türkistan'ın tümüyle Emeviler devrinde İslâmiyet’e girdiği sonucu çıkar. Eğer Ehl-i Beyt'ten sonra mana cereyanı olmasa, gelecekteki büyük görev sezilmese idi; Emevîler'in kaba, hırçın saldırıları Batı Türkistan'a kesin olarak İslâmiyeti sokamazdı. Bu gerçeği bilmedikçe Anadolu mucizesi ve İslâm gerçeği anlaşılamaz.

İslâm'ın ilk iki asırda karşılaştığı iki büyük tehlike; Emevî tehlikesi ve Şîa Büveyhî tehlikesi idi, her ikisi de Türkler tarafından önlenmişti. Emevîler'i Ebu Müslim Horasani, Büveyhî'yi de Tuğrul Bey yok etmiştir.

Emeviler genç İslâm inkılâbının zinde gücünü zahirde zaferlerle yürütürken, içte İslâm düşüncesini eski Arap düzenine çevirme yanılgısına saplanmışlardır. İçlerinden öyle içki müptelâsı hükümdarlar çıkmıştır ki, koca İslâm devleti çöküntünün eşiğine gelmiştir. Ne var ki, mânevi alanda yücelmiş din bilginleri, Emevîler'in 82 yıl içinde çökeceğini biliyorlardı. Kur'an'da Sûre-i Kadir'de;

«Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır» âyeti bu sırrı çözüyordu. Hazreti Ali Kadir gecesi şehid edilmişti.

O şehâdet bin aylık Emevî saltanatından hayırlıydı. İşte bu anahtarı Eba Müslim Horasanî'nin mürşidi çözmüş, 82 yıl dört aylık Emevî saltanatının ömrünü biçmişti.

Gerçekten Eba Müslim Horasanî koskoca bir devleti küçük bir kuvvetle yerle bir etmiş, âdeta çürümüş meyveyi ağacı silkeleyerek düşürüvermişti. Bu mânevi hikmetler hep İslâm’ın gerçeğini bilen Ehl-i Beyt yücelerinin Türkler'e yaptığı özel eğitimden yol buluyordu.

Şîa Büveyhî olayına gelince: Büveyhîler dokuzuncu asrın başlarında İslâm için büyük tehlike olmuş, Abbasîler bu tehlikeyi önleyememiştir. Nitekim «Ahsenü'l-tekasim, sf. 472»de yer alan bir hadiste; «Horasan'da Arap olmayan güzel yüzlü, adı benim adım olan bir insan gelecek Büveyhî tahakkümüne son verecek, karşısında silâh kalmayıncaya kadar kılıcını bırakmayacak, İran, Irak, Mekke'de adı okunacak» diye buyrulan bu zat Horasanlı Muhammed Tuğrul Bey'dir. (Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey). Görülüyor ki bu önemli olay da mânevi bir dayanağa istinad ediyordu.

Bu ana girişi yaptıktan sonra şimdi asıl konumuza; Anadoluya Türkler'in akış devrine geçebiliriz. Anadolu'nun doğu ve güneydoğu bölgesi Abbasîler devrinde ard arda gelen Türk kabileleriyle zenginleşmiştir. Klâsik tarih sahifelerine önce bir göz atalım sonra mânevi işgali (Fetih olayını) anlatmaya çalışacağım.

Onk. Dr. Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi